Özlem Sagon

·

Anayasa Mahkemesi Kararları Çerçevesinde Vergide Eşitlik İlkesi

Yazar: Özlem Sagon

Öz

Vergide eşitlik ilkesi, Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen genel eşitlik ilkesi ile 73. maddesinde yer alan mali güce göre vergilendirme ilkesi çerçevesinde şekillenen temel anayasal vergilendirme ilkelerinden biridir. Bu çalışma kapsamında vergide eşitlik ilkesinin anayasal temelleri, mali güç ilkesi, yatay ve dikey eşitlik anlayışları ile haklı neden öğretisi incelenmiştir. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin konuya ilişkin bireysel başvuru ve norm denetimi kararları değerlendirilerek Mahkemenin vergisel eşitlik denetiminde benimsediği ölçütler ortaya konulmuştur.

Çalışmada, Anayasa Mahkemesinin çoğu zaman Anayasa’nın 10. maddesi kapsamında geliştirdiği hukuksal durum ölçütünü esas aldığı, buna karşılık vergi hukukuna özgü anayasal bir ölçüt olan mali güç ilkesini ikinci planda bıraktığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, vergisel eşitliğin sağlanabilmesi için genel eşitlik ilkesinin tek başına yeterli olmadığı, Anayasa’nın 73. maddesinde düzenlenen mali güç ilkesinin anayasal denetimin merkezinde yer alması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Vergide eşitlik ilkesi, mali güç ilkesi, Anayasa Mahkemesi, vergisel adalet, anayasal vergilendirme ilkeleri.

Abstract

The principle of equality in taxation is one of the fundamental constitutional principles of taxation, shaped by the general principle of equality set forth in Article 10 of the Constitution and the principle of taxation according to fiscal capacity regulated under Article 73. This study examines the constitutional foundations of the principle of equality in taxation, the principle of fiscal capacity, the concepts of horizontal and vertical equity, and the doctrine of legitimate justification. In addition, the individual application and abstract norm review decisions of the Constitutional Court are analysed in order to identify the criteria adopted by the Court in reviewing tax equality.

The study concludes that the Constitutional Court frequently relies on the criterion of legal status developed under Article 10 of the Constitution, while placing the principle of fiscal capacity, which is a constitutional criterion specific to tax law, in a secondary position. Consequently, it is argued that the general principle of equality alone is insufficient to ensure tax equality and that the principle of fiscal capacity regulated under Article 73 of the Constitution should occupy a central place in constitutional review.

Keywords: Principle of equality in taxation, principle of fiscal capacity, Constitutional Court, tax justice, constitutional principles of taxation.

Giriş

Vergi, devletin kamu hizmetlerini sürdürebilmesi ve sosyal devlet ilkesinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirebilmesi için başvurduğu en temel finansman araçlarından biridir. Bu nedenle vergilendirme yetkisi, devletin egemenlik yetkisinin önemli bir görünümünü oluşturmakla birlikte, bireylerin mülkiyet hakkına doğrudan müdahale etmesi nedeniyle anayasal sınırlar içerisinde kullanılmak zorundadır. Hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak vergilendirme alanında da keyfiliğin önlenmesi ve vergi yükünün mükellefler arasında adaletli bir biçimde dağıtılması büyük önem taşımaktadır.

Bu çerçevede vergide eşitlik ilkesi, anayasal vergilendirme sisteminin temel ilkelerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Vergide eşitlik ilkesi, Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen genel eşitlik ilkesinin vergilendirme alanındaki yansımasını oluşturmakla birlikte, esas anayasal dayanağını Anayasa’nın 73. maddesinde düzenlenen mali güce göre vergilendirme ilkesinden almaktadır. Söz konusu ilke, yalnızca herkesin vergi ödemesini değil, aynı zamanda bireylerin ekonomik kapasiteleri ölçüsünde kamu giderlerine katılmalarını ifade etmektedir. Bu nedenle vergisel eşitlik, biçimsel bir eşitlik anlayışının ötesine geçerek vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımını amaçlamaktadır.

Bununla birlikte vergide eşitlik ilkesinin uygulanması ve anayasal denetimin hangi ölçütler üzerinden yürütüleceği hususu öğretide ve yargısal içtihatlarda önemli tartışmalara konu olmaktadır. Özellikle Anayasa Mahkemesinin konuya ilişkin kararlarında, çoğu zaman Anayasa’nın 10. maddesi kapsamında geliştirdiği “hukuksal durum” ölçütünü esas aldığı, buna karşılık Anayasa’nın 73. maddesinde yer alan mali güç ilkesini ikincil planda değerlendirdiği görülmektedir. Bu durum, vergi hukukuna özgü anayasal bir ölçüt olan mali güç ilkesinin uygulama alanının daraltıldığı ve vergisel eşitliğin genel eşitlik ilkesi çerçevesinde yorumlandığı yönünde eleştirilere yol açmaktadır.

Öte yandan ekonomik kalkınmanın desteklenmesi, belirli sektörlerin teşvik edilmesi, olağanüstü dönemlerde ortaya çıkan finansman ihtiyacının karşılanması veya sosyal devlet ilkesinin gereklerinin yerine getirilmesi amacıyla vergi hukukunda çeşitli muafiyet, istisna ve teşvik mekanizmalarına başvurulmaktadır. Ancak bu düzenlemelerin vergisel eşitlik ilkesine uygun olup olmadığının belirlenmesi, anayasal vergilendirme hukukunun en tartışmalı konularından birini oluşturmaktadır. Bu nedenle vergisel farklılaştırmaların hangi durumlarda haklı ve meşru kabul edilebileceğinin ortaya konulması önem taşımaktadır.

Bu çalışmanın amacı, Anayasa Mahkemesi kararları çerçevesinde vergide eşitlik ilkesinin anayasal temellerini, uygulama alanını ve ortaya çıkan sorunları incelemektir. Bu kapsamda öncelikle genel eşitlik ilkesi ve Anayasa Mahkemesinin eşitlik anlayışı ele alınmış; ardından vergide eşitlik ilkesi, mali güç ilkesi, yatay ve dikey eşitlik anlayışları ile haklı neden öğretisi incelenmiştir. Son olarak Anayasa Mahkemesinin konuya ilişkin bireysel başvuru ve norm denetimi kararları değerlendirilerek Mahkemenin vergisel eşitlik denetiminde benimsediği ölçütler ve bu ölçütlere yöneltilen doktrinel eleştiriler ortaya konulmuştur.

1. Anayasal İlke: Eşitlik İlkesi

1.1. Genel Olarak Eşitlik İlkesi

1982 Anayasası’nın 10. maddesi, eşitlik ilkesinin temel anayasal dayanağını oluşturmaktadır. Maddenin ilk fıkrasında herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu hükme bağlanmıştır. Böylece anayasa koyucu, bireylerin sahip oldukları kişisel özellikler nedeniyle farklı muameleye tabi tutulmalarını yasaklayarak hukuk düzeninde genel bir eşitlik güvencesi oluşturmuştur.

Bu ilke, hukuk dünyasında mutlak bir eşitlik (herkese her durumda aynı kuralın uygulanması) değil, nispi bir eşitliği ifade eder. Yani eşitlik, aksini haklı kılan bir neden bulunmadıkça aynı durumda bulunanlara aynı, farklı durumda bulunanlara ise farklılıkları ölçüsünde farklı işlem yapılmasını gerektirir. Devletin bireyler arasında keyfi ayrımlar yapmasını önlemeyi amaçlayan bu ilke aynı zamanda temel bir insan hakkıdır.

Eşitlik ilkesi, yalnızca bireylerin kanun önünde aynı hukuki korumadan yararlanmalarını ifade etmemektedir. Aynı zamanda kamu gücünü kullanan organların faaliyetlerinin de nesnel ve makul ölçütlere dayanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda yasama, yürütme ve yargı organlarının bütün işlem ve eylemlerinde eşitlik ilkesine uygun hareket etmeleri anayasal bir yükümlülük niteliğindedir. Özellikle kamu otoritelerinin benzer durumda bulunan kişiler arasında herhangi bir nesnel gerekçe olmaksızın farklı muamelede bulunmaları, hukuk devleti ilkesinin yanı sıra eşitlik ilkesinin de ihlali sonucunu doğurabilecektir.

Bununla birlikte eşitlik ilkesi, mutlak anlamda bir aynılık anlayışına dayanmamaktadır. Zira toplumsal yaşam içerisinde bireylerin ekonomik, sosyal ve hukuki durumları birbirinden farklılık göstermektedir. Bu nedenle her durumda aynı kuralların uygulanması, çoğu zaman adalet duygusunu zedeleyen sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir. Eşitlik ilkesinin amacı, farklılıkları göz ardı ederek herkese aynı muamelenin yapılmasını sağlamak değil, hukuken önem taşıyan farklılıkları dikkate alarak adil bir denge kurmaktır. Bu yönüyle eşitlik ilkesi, biçimsel eşitliğin ötesine geçerek maddi eşitliğin gerçekleştirilmesine de hizmet etmektedir.

1.2. AYM Kararlarında Eşitlik İlkesi

Anayasa Mahkemesi (AYM), eşitlik denetiminde temel kriter olarak “hukuki durum” ölçütünü kabul etmektedir. Mahkemeye göre eşitlik, her yönden aynı hukuki durumda olanlar arasında söz konusudur; kişisel nitelikleri ve durumları aynı olanlar arasında yasalarla farklı uygulamalar yapılamaz. Aynılık ve farklılık tespiti yapılırken kişilerin içinde bulundukları hukuki durum esas alınır.

Anayasa Mahkemesi, yerleşik içtihadında eşitlik ilkesini mutlak bir eşitlik anlayışı çerçevesinde yorumlamamaktadır. Mahkemeye göre aynı hukuki durumda bulunan kişiler arasında farklı uygulamalara gidilmesi eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmekle birlikte, farklı hukuki durumların farklı kurallara tabi tutulması anayasal açıdan mümkündür. Bu nedenle eşitlik ilkesinin ihlal edilip edilmediğinin tespitinde öncelikle karşılaştırma yapılacak kişi veya grupların gerçekten aynı hukuki durumda bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir.

AYM’nin bu yaklaşımında “haklı neden” kavramı merkezi bir rol oynar. Mahkemeye göre, durum ve konumlarındaki özellikler nedeniyle bazı kişilerin farklı kurallara tabi tutulması, bu durum kamu yararı, sosyal amaçlar veya ekonomik gereklilikler gibi nesnel ve makul bir gerekçeye dayanıyorsa eşitliği bozmaz. Bu kapsamda farklılaştırmanın meşru bir amaca dayanması, kullanılan aracın amaçla orantılı olması ve kamu yararı ile uyumlu bir görünüm arz etmesi önem taşımaktadır.

Örneğin, vergi ihtilaflarını azaltmak veya yargının yükünü hafifletmek gibi bir “kamu yararı” (haklı neden) varsa, belirli bir sınırın altındaki borçların affedilmesi gibi “eşitsiz” görünen düzenlemeler geçerli kabul edilmektedir. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, yalnızca kamu yararı amacının ileri sürülmesini yeterli görmemekte; aynı zamanda farklılaştırmanın objektif ve makul bir temele dayanıp dayanmadığını da denetlemektedir. Fakat uygulamada ispatı zor olduğu için genellikle kanun koyucunun kamu yararına hareket ettiği kabul edilmektedir.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesinin eşitlik anlayışı, mutlak eşitlikten ziyade maddi eşitlik anlayışına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle vergi hukuku bakımından büyük önem taşımaktadır. Zira vergilendirme alanında bireylerin ekonomik güçleri, gelir düzeyleri ve mali durumları birbirinden farklı olduğundan, her mükellefin aynı vergisel yükümlülüklere tabi tutulması çoğu zaman adil sonuçlar doğurmamaktadır. Bu nedenle eşitlik ilkesinin vergi hukukundaki görünümü, aynı durumda bulunan mükelleflerin aynı, farklı durumda bulunan mükelleflerin ise farklılıkları ölçüsünde vergilendirilmesi esasına dayanmaktadır.

2. Anayasal Vergilendirme İlkesi: Vergide Eşitlik İlkesi

Anayasa m. 73 - VI. Vergi ödevi: “(1) Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. (2) Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır. (3) Vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır. (4) Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapmak yetkisi Cumhurbaşkanına verilebilir.”

Vergide eşitlik ilkesi, genel eşitlik ilkesinin vergilendirme alanına özgülenmiş ve Anayasa’nın 73. maddesiyle somutlaştırılmış biçimidir. Bu aşamada, genel eşitlikteki “hukuki durum” ölçütünün yerini mali güç (ödeme gücü) kriteri alır. Dolayısıyla vergi hukukunda eşitlik ilkesi yalnızca Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen genel eşitlik ilkesine değil, aynı zamanda Anayasa’nın 73. maddesinde yer alan mali güce göre vergilendirme ve vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı ilkelerine dayanmaktadır. Bu nedenle vergide eşitlik ilkesi, anayasal vergilendirme ilkelerinin merkezinde yer alan ve vergi adaletinin gerçekleştirilmesini amaçlayan temel bir ilke niteliği taşımaktadır.

Mali güç, vergilendirmede eşitliği ölçmeye yarayan temel anayasal araçtır. Vergide eşitlik; mali gücü aynı olanların aynı (yatay adalet), mali gücü farklı olanların ise bu farklılıkları ölçüsünde (genellikle artan oranlı tarifelerle) vergilendirilmesini (dikey adalet) ifade eder. Gelir, servet ve harcamalar mali gücün temel göstergeleridir. Bu göstergeler, bireylerin kamu giderlerine hangi ölçüde katılması gerektiğinin belirlenmesinde esas alınmaktadır. Nitekim gelir vergileri, servet vergileri ve harcamalar üzerinden alınan vergiler, mali gücün farklı görünüm biçimlerini esas alan vergilendirme araçları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Vergi hukukunda mali güç ilkesi, her mükellefin aynı miktarda vergi ödemesini değil, ekonomik kapasitesi oranında kamu giderlerine katılmasını öngörmektedir. Bu nedenle ekonomik güçleri farklı olan bireylerin aynı vergisel yükümlülüklere tabi tutulması, biçimsel anlamda bir eşitlik sağlıyor gibi görünse de maddi anlamda adaletsiz sonuçlara yol açabilecektir. Bu durum özellikle artan oranlı gelir vergisi tarifelerinde açıkça görülmektedir. Daha yüksek gelir elde eden mükelleflerin daha yüksek oranlarda vergilendirilmesi, eşitlik ilkesinden bir sapma değil, aksine vergisel eşitliğin ve mali güce göre vergilendirme ilkesinin doğal bir sonucudur.

Vergilendirmede haklı neden öğretisi mali güç ilkesinden sapma teşkil eden muafiyet, istisna veya teşviklerin meşruiyetini test etmek için kullanılır. Haklı neden, vergi hukukunda ekonomik kalkınmayı desteklemek (yatırım teşvikleri), sosyal adaleti sağlamak (engelli indirimi) veya vergi tekniğindeki zorunluluklar (götürü usul) şeklinde tezahür edebilir. Bu tür düzenlemeler ilk bakışta vergisel eşitlik ilkesine aykırı gibi görünse de kamu yararı amacına dayanması halinde anayasal açıdan meşru kabul edilebilmektedir.

Örnek olarak, ana sözleşmelerinde sermaye üzerinden kazanç dağıtılmaması, yönetim kurulu başkan ve üyelerine kazanç üzerinden pay verilmemesi, ihtiyat akçelerinin ortaklara dağıtılmaması ve münhasıran ortaklarla iş görülmesine ilişkin hükümlere yer veren, ayrıca fiilen bu şartlara uygun faaliyet gösteren ve üst kuruluşlara üye olan kooperatiflerin kurumlar vergisinden muaf tutulması, statü farklılığından kaynaklanan ve kamu yararı amacına dayanan haklı bir neden olarak kabul edilmektedir.

Bu yaklaşım, vergi hukukunda her farklılaştırmanın anayasal anlamda bir ayrıcalık olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Önemli olan husus farklılaştırmanın belirli kişi veya grupları kayırma amacı taşımaması ve objektif ölçütlere dayanmasıdır. Bu nedenle vergi hukukunda muafiyet, istisna ve teşviklerin anayasal meşruiyeti, kamu yararı ve mali güç ilkesiyle kurdukları ilişki çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Ancak bu haklı nedenin, anayasal bir değer olan ölçülülük ilkesine (elverişlilik, gereklilik ve orantılılık) uygun olması şarttır. Bu yaklaşım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) ayrımcılık yasağına ilişkin içtihadıyla da uyumludur. Nitekim AİHM’e göre farklı muamele ancak “objektif ve makul bir nedene” dayanması halinde meşru kabul edilebilir. Mahkeme, bu gerekçeyi iki yönlü bir denetime tabi tutmaktadır. Buna göre farklı muamelenin öncelikle meşru bir amaca hizmet etmesi, ayrıca ulaşılmak istenen amaç ile kullanılan araç arasında makul bir ölçülülük ilişkisinin bulunması gerekmektedir. Bu nedenle vergi hukukunda getirilen muafiyet, istisna ve teşviklerin de yalnızca kamu yararına dayanması yeterli olmayıp aynı zamanda amaçla orantılı ve gerekli bir nitelik taşıması gerekmektedir. Aksi halde söz konusu farklılaştırmalar, anayasal eşitlik ilkesinin yanı sıra ayrımcılık yasağı bakımından da hukuki tartışmalara konu olabilecektir.

3. Vergide Eşitlik İlkesine İlişkin AYM Kararları

3.1. Bireysel Başvuru Kararları

Bu alandaki en temel ve tekil örnek Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. kararıdır.

Reis Otomotiv Kararı (B. No: 2015/6728): Aynı sektörde faaliyet gösteren ve benzer incelemelere tabi tutulan mükelleflerin büyük kısmına bir kat vergi ziyaı cezası kesilirken, başvurucuya üç kat ceza uygulanması “benzer durumdakilere farklı muamele” olarak görülmüştür. AYM, idarenin bu farklılaştırmayı haklı kılacak nesnel ve makul bir gerekçe sunamadığına hükmederek mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi kararında, vergisel eşitlik incelemesinin aşamalarını açık biçimde ortaya koymuştur. Mahkemeye göre öncelikle aynı veya benzer durumda bulunan kişiler arasında farklı muamele bulunup bulunmadığı belirlenmeli, ardından söz konusu farklılığın objektif ve makul bir temele dayanıp dayanmadığı ile müdahalenin ölçülü olup olmadığı değerlendirilmelidir. Mahkeme bu yaklaşımını şu şekilde ifade etmiştir: “Vergilendirmede mülkiyet hakkı bağlamında ayrımcılık iddiasının incelenmesinde öncelikle … aynı ya da benzer durumdaki kişiler arasında mülkiyet hakkına müdahale bakımından farklılık gözetilip gözetilmediği belirlenmelidir. Bundan sonra farklı muamelenin … objektif ve makul bir temele dayanıp dayanmadığı ve müdahalenin ölçülü olup olmadığı sorgulanacaktır.”

Mahkeme ayrıca vergi hukukunda eşitlik ilkesinin yalnızca kanun koyucu bakımından değil, idarenin uygulamaları bakımından da bağlayıcı olduğunu vurgulamıştır. Kararda, mali gücü aynı olanlardan aynı, farklı olanlardan ise farklılıkları ölçüsünde vergi alınmasının vergide eşitlik ilkesinin özü olduğu belirtilmiş; vergisel ayrımcılığın yalnızca kanundan değil, idarenin işlemlerinden ve hatta yargı kararlarından da kaynaklanabileceği ifade edilmiştir.

Söz konusu karar, vergide eşitlik ilkesinin yalnızca kanun koyucuyu değil, aynı zamanda vergi idaresinin uygulamalarını da bağladığını göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Zira aynı sektörde faaliyet gösteren ve benzer vergisel incelemelere tabi tutulan mükellefler arasında farklı yaptırımlar uygulanması, vergi hukukunda hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerini de zedeleyebilmektedir. Anayasa Mahkemesi, idarenin takdir yetkisinin sınırsız olmadığına ve bu yetkinin objektif ve makul gerekçelere dayanması gerektiğine dikkat çekmiştir. Kanaatimizce bu karar, vergide eşitlik ilkesinin yalnızca normatif bir ilke olmadığını, aynı zamanda vergi idaresinin uygulamalarını sınırlandıran anayasal bir güvence niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır.

3.2. Norm Denetimi Kararları

Norm denetimi kapsamında vergide eşitliği şekillendiren önemli kararlardan biri, vergi affına ilişkin düzenlemelere ilişkindir.

a) Vergi Affı ve 3239 Sayılı Kanun Kararı (E.1986/5): Anayasa Mahkemesi, belirli bir tutarın altında kalan vergi borçlarının silinmesine ilişkin düzenlemeyi, vergisel ihtilafların azaltılması, kamu alacaklarının hızlı ve etkin bir şekilde tahsil edilmesi ve idari yükün hafifletilmesi gibi kamu yararına dayanan gerekçeler çerçevesinde incelemiştir. Başvuru konusu düzenleme ilk bakışta aynı tür vergi borcuna sahip mükellefler arasında farklı sonuçlar doğurduğundan Anayasa’nın 10. maddesi kapsamında eşitlik ilkesine aykırı gibi görünse de Mahkeme, söz konusu farklılaştırmanın nesnel ve makul bir nedene dayandığı sonucuna ulaşmıştır.

Mahkemeye göre eşitlik ilkesi, mutlak bir aynılık anlamına gelmemekte; kamu yararı amacına hizmet eden ve objektif ölçütlere dayanan farklılaştırmalara izin vermektedir. Bu kapsamda düşük tutarlı vergi borçlarının tasfiye edilmesi suretiyle vergi ihtilaflarının azaltılması ve kamu alacaklarının daha kısa sürede tahsil edilmesinin meşru bir amaç taşıdığı kabul edilmiştir. Bu nedenle söz konusu düzenleme, Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesine aykırı bulunmamıştır.

Nihal Saban ise AYM’nin bu kararındaki eşitlik kurgusunu temelden eleştirmektedir. Saban’a göre Mahkeme, eşitlik denetimini yalnızca “vergisini ödemeyenler” arasında (borcu 300.000 TL’nin altında ve üstünde olanlar) yapmış; asıl yapılması gereken “vergisini zamanında ödeyenler ile ödemeyenler” arasındaki karşılaştırmayı ise göz ardı etmiştir. Saban, enflasyonist ortamlarda vergi borcunun ödenmemesinin borçluya fiili bir faiz kazancı veya “bedava kredi” imkânı sağladığını, bu durumun vergisini süresinde ödeyen dürüst mükellef aleyhine mali güç ilkesini zedelediğini savunur.

Ayrıca Saban, Mahkeme’nin dayandığı “tahsilatın hızlandırılması” veya “yargı yükünün azaltılması” gibi gerekçeleri “hukuksal meşruiyet” değil, siyasetin dayattığı bir “olgusal meşruiyet” olarak nitelendirir. Ona göre AYM, siyasetin “rant gelirlerini vergi dışı bırakma” veya “oy toplama” gibi tercihlerini meşrulaştırmak için siyasal söylemi hukuksal söyleme dönüştürmekte ve sadece eşitsizliği meşrulaştırmaktadır. Saban’a göre sürekli çıkan bu tür aflar, “temsilsiz vergi olmaz” ilkesini ve sosyal sözleşmeyi tüketmekte; vergi ödemeyi bir ödev olmaktan çıkarıp siyasetin hoş gördüğü “ayrıcalıklı bir suçlu kimliği” yaratmaktadır. Saban bu bağlamda uzlaşma gibi kurumları da “sürekli bir af” mekanizması olarak görür ve bunları yasallık ile eşitlik ilkelerine aykırı bulur.

Kanaatimizce, Anayasa Mahkemesi’nin vergi aflarını “kamu yararı” gibi olgusal gerekçelerle meşrulaştıran yaklaşımı isabetli değildir. Mahkeme, eşitlik denetimini yalnızca “vergisini ödemeyenler” arasında (belirli bir tutarın altı ve üstü) kurgulayarak, asıl karşılaştırılması gereken “vergisini zamanında ödeyen dürüst mükellef ile ödemeyen mükellef” arasındaki derin adaletsizliği göz ardı etmektedir. Enflasyonist ortamlarda vergi borcunu geciktirenlerin fiilen “faizsiz kredi” kullanarak mali güçlerini artırdığı, dürüst mükelleflerin ise reel olarak fakirleştiği dikkate alındığında, bu tür aflar mali güce göre vergilendirme ilkesini açıkça zedelemektedir.

b) Net Aktif Vergisi Kararı (E.1994/91): Anayasa Mahkemesi, 4/5/1994 tarihli ve 3986 sayılı Ekonomik Denge İçin Yeni Vergiler İhdası ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun kapsamında getirilen net aktif vergisine ilişkin düzenlemeyi vergide eşitlik ilkesi bakımından incelemiştir. Söz konusu düzenleme, bilanço esasına göre defter tutan gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerinin 1993 hesap dönemi sonu itibarıyla düzenledikleri bilançolarında yer alan net aktifleri veya aynı döneme ait gayrisafi hasılatları üzerinden bir defaya mahsus olmak üzere ilave bir vergi alınmasını öngörmektedir. Düzenlemenin temel amacı ise kamu finansman açıklarının azaltılması, enflasyonun kontrol altına alınması ve ekonomik istikrarın yeniden sağlanması olarak ortaya konulmuştur.

Anayasa Mahkemesi, vergide eşitlik denetimi kapsamında öncelikle vergi yükünün adaletli ve dengeli dağıtılabilmesi için mükelleflerin ekonomik, mali ve hukuki durumlarının dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. Mahkemeye göre üretim ve dağıtım alanında faaliyet gösteren işletmeler ile bankalar, sigorta şirketleri ve özel finans kurumları arasında mevcut olan ekonomik ve hukuki farklılıklar, bunların farklı oranlarda vergilendirilmelerini haklı kılabilecek niteliktedir. Bu nedenle her farklılaştırmanın eşitlik ilkesinin ihlali sonucunu doğuracağı söylenemez.

Nihal Saban ise AYM’nin “işletmelerin yapısal farkları” üzerinden yaptığı bu tür sınıflandırmaları ve “haklı neden” gerekçelerini eleştirmektedir. Saban’a göre mali güç, eşitlik ilkesinden bağımsız bir ilke değil; vergilendirmede eşitliği niceliksel olarak ölçmeye yarayan temel bir uygulama aracıdır. Saban, gelirin niteliği veya işletmenin türü farklı olsa bile, bu durumun otomatik olarak mali gücün de farklı olduğu anlamına gelmeyeceğini savunur. Ona göre AYM, bu tür kararlarda siyasetin tercihlerini meşrulaştırmak için “siyasal söylemi hukuksal söyleme dönüştürmekte” ve aslında eşitsizliği makul göstererek sadece meşrulaştırma çabası içine girmektedir.

Mahkeme ayrıca net aktif vergisinin niteliği itibarıyla bir servet vergisi olduğunu ve verginin konusunu, amortisman ve karşılıkların düşülmesi suretiyle bilançoda yer alan varlıkların net değerinin oluşturduğunu belirtmiştir. Bu yönüyle düzenlemenin, vergi adaleti ve mali güce göre vergilendirme ilkeleriyle uyumlu olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Başka bir ifadeyle, verginin matrahı belirlenirken mükelleflerin gerçek ekonomik kapasitelerine ulaşılmaya çalışılmış ve bu durum vergisel eşitliğin sağlanmasına yönelik meşru bir araç olarak değerlendirilmiştir.

Karar, Anayasa Mahkemesinin vergide eşitlik ilkesini mutlak bir benzerlik anlayışı çerçevesinde yorumlamadığını açıkça göstermektedir. Mahkemeye göre Anayasa’nın öngördüğü eşitlik anlayışı, eylemli veya fiilî eşitliği değil, hukuki eşitliği ifade etmektedir. Bu nedenle mükelleflerin ekonomik ve hukuki durumlarındaki farklılıkların dikkate alınması, eşitlik ilkesine aykırılık değil, aksine bu ilkenin bir gereği olarak kabul edilmektedir.

Kanaatimizce, Anayasa Mahkemesi’nin mali güç yerine işletmelerin “ekonomik, mali ve hukuki yapısal farklılıklarını” (hukuksal durum) ölçüt alması isabetli değildir. Anayasa’nın 73. maddesi, vergilendirmede eşitliği ölçmek için “mali güç” gibi niceliksel ve özel bir ölçüt ön görüyorken Mahkeme’nin 10. maddedeki genel eşitlik anlayışına sığınarak “gelir türü” veya “kurum yapısı” gibi biçimsel sınıflandırmalar yapması, anayasal hiyerarşiye aykırıdır. Saban’ın da belirttiği üzere mali güç, eşitlik ilkesinden bağımsız bir kavram değil; vergilendirmede eşitliği ölçmeye yarayan tek gerçek niceliksel uygulama aracıdır. Gelirin niteliği veya işletmenin hukuki statüsü ne olursa olsun, niceliksel büyüklüğü (mali gücü) aynı olan mükelleflerin farklı muameleye tabi tutulması, siyasal tercihlerin hukuksal söyleme dönüştürülmesidir. Bu karar, mali güç ilkesini somutlaştırmak yerine, maalesef mali gücü “hukuksal durum” kılıfı altında etkisizleştirmekte ve vergi adaletini niceliksel bir temelden koparmaktadır.

c) Dar Mükelleflere %0 Stopaj Kararı (E.2006/119): Anayasa Mahkemesi, Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 67. maddesi kapsamında dar mükellef gerçek kişi ve kurumlar lehine öngörülen %0 oranlı tevkifat düzenlemesini vergide eşitlik ilkesi bakımından incelemiştir. Dava konusu kural, bazı menkul kıymetler ve diğer sermaye piyasası araçlarından elde edilen gelirler bakımından dar mükelleflerin tevkifat oranını %0 olarak belirlemekteydi. Buna karşılık aynı gelir unsuru yönünden tam mükellefler bakımından daha yüksek oranda tevkifat uygulanmaktaydı. Bu nedenle Mahkeme, tam ve dar mükellefler arasında yapılan farklılaştırmanın mali güç ilkesiyle bağdaşıp bağdaşmadığını değerlendirmiştir.

Anayasa Mahkemesi, tam ve dar mükellefiyet ayrımının her durumda vergisel farklılaştırmayı haklı kılmadığını vurgulamıştır. Mahkemeye göre, aynı gelir unsurunu elde eden mükellefler bakımından yalnızca ikametgâh veya mukimlik farklılığı, mali gücü değiştiren bir unsur olarak kabul edilemez. Bu nedenle aynı gelir türü yönünden mali güçleri bakımından karşılaştırılabilir durumda bulunan mükelleflerden bir kısmının vergiye tabi tutulması, diğer kısmının ise %0 oran uygulanmak suretiyle fiilen vergilendirilmemesi, vergide eşitlik ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

Kararda dikkat çeken husus, Anayasa Mahkemesinin mali güç ilkesini yalnızca vergi konulması bakımından değil, verginin kaldırılması veya fiilen alınmaması sonucunu doğuran düzenlemeler bakımından da uygulamasıdır. Mahkemeye göre mali güç ilkesi, sadece mükelleflere vergi yüklenirken değil, belirli mükellef gruplarına vergi avantajı sağlanırken de gözetilmelidir. Bu nedenle bir mükellef grubuna sağlanan istisnai avantajın, diğer mükellef grupları aleyhine haksız bir farklılık yaratıp yaratmadığı ayrıca incelenmelidir.

Kanaatimizce karar, vergisel farklılaştırmaların yalnızca biçimsel ölçütlere dayanamayacağını göstermesi bakımından önemlidir. Dar mükellefiyet, vergi hukukunda teknik bir statü farklılığı yaratmakla birlikte, her durumda farklı oranlı vergilendirmeyi haklı kılan mutlak bir neden değildir. Özellikle aynı gelir unsurundan elde edilen kazançlar bakımından farklılaştırmanın mali güçle bağlantısının kurulması gerekir. Bu bağlantı kurulamadığında, vergi avantajı meşru bir teşvik aracı olmaktan çıkıp eşitlik ilkesini zedeleyen bir ayrıcalık niteliği kazanabilir.

ÖTV Tarhiyatlarından Vazgeçilmesi ve İade Yasağına İlişkin Karar (E.2010/118): Söz konusu başvuru, “4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu’na ekli (II) sayılı listede yer alan ve 1/8/2002-21/7/2005 tarihleri arasında 87.03 G.T.İ.P. numarasından özel tüketim vergisi beyan edilmesi gerekirken 87.04 G.T.İ.P. numarasından özel tüketim vergisi beyan edilen araçlarla ilgili olarak bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önceki dönemler için özel tüketim vergisi tarhiyatı yapılmaz, daha önce yapılan tarhiyatlardan vazgeçilir, tahakkuk eden tutarlar terkin edilir. Tahsil edilmiş tutarlar red ve iade edilmez.” hükmünün son tümcesine ilişkindir.

Dava konusu düzenleme uyarınca, yanlışlıkla G.T.İ.P. 87.04 kodu üzerinden beyan edilen araçlar bakımından, Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten önceki dönemlere ilişkin olarak ilave ÖTV tarhiyatı yapılmaması, daha önce yapılan tarhiyatlardan vazgeçilmesi ve tahakkuk eden tutarların terkin edilmesi öngörülmüştür. Bununla birlikte, düzenlemenin son cümlesiyle tahsil edilmiş vergilerin ret ve iadesi mümkün kılınmamıştır. Bu durum, aynı düzenlemeden etkilenen mükelleflerden yalnızca vergisini henüz ödememiş olanların koruma altına alınmasına, vergisel yükümlülüğünü daha önce yerine getiren mükelleflerin ise bu korumadan yararlanamamasına neden olmuştur.

Anayasa Mahkemesi, vergisel yükümlülüklerini zamanında yerine getirmeyen mükellefler lehine sonuç doğuran ve buna karşılık vergisini süresinde ödeyen mükellefler aleyhine farklılık yaratan düzenlemeyi vergide eşitlik ilkesi bakımından incelemiştir. Mahkeme, aynı hukuki durumda bulunan mükellefler arasında haklı ve nesnel bir neden bulunmaksızın farklı sonuçlar doğurulmasının Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesiyle bağdaşmayacağını vurgulamıştır.

Kararda özellikle vergisel yükümlülüklerini yerine getiren mükelleflerin korunması gerektiği üzerinde durulmuştur. Anayasa Mahkemesine göre, vergisini zamanında ödeyen mükellefler ile bu yükümlülüğünü yerine getirmeyen mükellefler arasında, yükümlülüğünü ihlal edenlerin lehine sonuç doğuracak bir düzenleme yapılması, vergisel eşitlik ve vergi adaleti bakımından ciddi sakıncalar ortaya çıkarabilmektedir. Zira bu tür düzenlemeler, vergisel yükümlülüklerini dürüst ve düzenli biçimde yerine getiren mükellefleri dezavantajlı bir konuma getirebilmektedir.

Mahkeme, eşitlik ilkesinin yalnızca benzer durumda bulunan kişilere aynı kuralların uygulanmasını değil, aynı zamanda kamu gücünün kullanılmasında keyfiliğin önlenmesini de amaçladığını belirtmiştir. Bu nedenle, vergisel farklılaştırmaların anayasal açıdan meşru kabul edilebilmesi için kamu yararına dayanması ve objektif bir gerekçeyle açıklanabilmesi gerekmektedir. Somut olayda ise söz konusu farklılaştırmayı haklı gösterecek yeterli ve makul bir nedenin ortaya konulamadığı değerlendirilmiştir.

Kanaatimizce bu karar, vergide eşitlik ilkesinin yalnızca verginin konulması ve belirlenmesi aşamasında değil, verginin tahsili, iadesi ve uygulanmasına ilişkin süreçlerde de gözetilmesi gerektiğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Vergisel yükümlülüklerini zamanında yerine getiren mükelleflerin daha dezavantajlı bir konuma düşürülmesi, vergi sistemine duyulan güveni zedeleyebileceği gibi gönüllü uyumun azalmasına da yol açabilecektir. Bu nedenle vergi hukukunda getirilen istisna ve avantajların, yükümlülüklerini yerine getiren mükellefleri cezalandıran bir sonuca dönüşmemesi ve vergisel adalet ilkesini koruyacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

d) Deprem Sonrası Ek Kurumlar Vergisi Muafiyeti Kararı (E.2024/136): Anayasa Mahkemesi, 7440 sayılı Kanun kapsamında 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen depremlerin yol açtığı ekonomik kayıpların giderilmesi amacıyla getirilen ek vergi düzenlemesine ilişkin muafiyet hükmünü vergide eşitlik ilkesi bakımından incelemiştir. Dava konusu düzenleme, deprem bölgesinde mükellefiyet kaydı bulunan kurumların ek vergiden muaf tutulmasını öngörürken, aynı bölgede fiilen faaliyet gösteren ve depremden etkilenen ancak mükellefiyet kayıtları başka illerde bulunan kurumları bu muafiyetin dışında bırakmıştır. Bu nedenle uyuşmazlık, benzer ekonomik koşullardan etkilenen mükellefler arasında yalnızca mükellefiyet kaydının bulunduğu yer esas alınarak farklı bir vergisel sonuç yaratılıp yaratılamayacağı noktasında toplanmıştır.

Anayasa Mahkemesi, vergi dairesinin bulunduğu yerin mükellefler arasında farklı bir hukuksal durum yarattığını kabul etmiş ve bu farklılaştırmanın nesnel ve makul bir nedene dayandığı sonucuna ulaşmıştır. Mahkemeye göre, deprem bölgesindeki mükellefiyet kayıtlarının esas alınması, düzenlemenin uygulanabilirliğini ve idari açıdan öngörülebilirliğini sağlayan objektif bir ölçüt niteliğindedir. Bu nedenle söz konusu ayrımın Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesine aykırı olmadığı değerlendirilmiştir.

Nihal Saban, Anayasa Mahkemesinin benzeri kararlarında, “deprem” veya “kamu yararı” gibi olgusal gerekçelerin hukukilik denetiminin önüne geçirildiğini ve bu durumun mali güç ilkesinin ikinci plana itilmesine yol açtığını belirtmektedir. Saban’a göre, vergi hukukunun anayasal çerçevesi bakımından belirleyici olan ölçüt, mükelleflerin hukuki statülerinden ziyade mali güçleridir. Bu nedenle aynı ekonomik etkiye maruz kalan mükellefler arasında yalnızca vergi dairesi kayıt yeri esas alınarak yapılan ayrımlara dayalı kararlar yanlış ölçütü kerteriz alarak verilen kararlardır.

Benzer şekilde Leyla Ateş de Anayasa’nın 73. maddesinde vergilendirme bakımından özel bir ölçüt olarak mali güç ilkesinin düzenlenmiş olmasına rağmen denetimin ağırlıklı olarak Anayasa’nın 10. maddesi kapsamında yürütülmesini eleştirmektedir. Ateş’e göre, vergi hukukuna özgü anayasal bir ölçüt mevcutken, genel eşitlik ilkesine dayanılarak yapılan denetim, mali güç ilkesinin uygulama alanını daraltma riski taşımaktadır.

Nuray Aşçı Akıncı’nın aktardığı Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihatlarında benimsenen “Haklı Neden Öğretisi” (Rule of Reason) bakımından da benzer bir tartışma ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşıma göre meşru bir amacın varlığı tek başına yeterli olmayıp tercih edilen aracın amaçla orantılı olması da gerekmektedir. Bu çerçevede yalnızca mükellefiyet kaydının bulunduğu yerin esas alınmasının, depremden fiilen etkilenen bazı mükellefleri kapsam dışında bırakması, orantılılık ilkesi bakımından tartışmalı bir görünüm arz etmektedir.

Kanaatimizce, söz konusu karar vergide eşitlik ilkesi ile mali güç ilkesi arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına yol açmıştır. Aynı ekonomik kapasiteye sahip ve aynı bölgede faaliyet göstererek depremden benzer şekilde etkilenen iki mükellefin, yalnızca vergi dairesi kayıt yerleri esas alınarak farklı vergisel sonuçlarla karşılaşması, vergisel eşitlik bakımından soru işaretleri doğurmaktadır. Bu nedenle vergi hukukunda hukuksal durum ölçütünün tek başına yeterli görülmeyip Anayasa’nın 73. maddesinde düzenlenen mali güç ilkesinin de denetimin merkezinde yer alması gerektiği düşünülmektedir.

4. AYM’nin Ölçüt Kullanımına İlişkin Eleştiri

Anayasa Mahkemesi (AYM), vergilendirmede eşitlik denetimi yaparken Anayasa’nın 73. maddesinin birinci fıkrasında açıkça düzenlenen ve vergi hukukuna özgü özel bir ölçüt niteliği taşıyan “mali güç” ilkesini merkeze almak yerine, çoğu zaman Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan genel eşitlik ilkesinden hareketle geliştirdiği “hukuksal durum” veya “statü” ölçütüne başvurmaktadır. Doktrinde özellikle Nihal Saban tarafından Mahkeme’nin mali güç ilkesi çerçevesinde çözümlenebilecek birçok uyuşmazlığı hukuksal statü farklılığı üzerinden değerlendirmekte olduğu, böylece vergisel eşitsizliklerin anayasal bakımdan meşrulaştırıldığı eleştirisi yapılmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi kararlarında mükelleflerin tam veya dar mükellef olmaları, kurumların hukuki yapıları, faaliyet alanları veya vergi dairesi kayıt yerleri gibi unsurlar sıklıkla hukuksal durum farklılığı olarak kabul edilmekte ve bu farklılıklar vergisel sonuçların farklılaştırılması bakımından yeterli bir gerekçe olarak değerlendirilmektedir. Ancak vergi hukukunun temel amacı, mükelleflerin hukuki statülerini değil, ekonomik kapasitelerini esas alarak kamu giderlerine katılımlarını sağlamaktır. Bu nedenle vergi hukukuna özgü anayasal denetimin merkezinde yer alması gereken ölçüt, hukuksal statüden ziyade mali güç olmalıdır.

Örneğin, aynı yatırımı yapan ve aynı miktarda gelir elde eden iki kişiden yalnızca birinin dar mükellef olması nedeniyle farklı vergisel yükümlülüklere tabi tutulması, hukuksal durum ölçütü esas alındığında haklı bir farklılaştırma olarak değerlendirilebilmektedir. Oysa aynı olaya Anayasa’nın 73. maddesi çerçevesinde mali güç ilkesi üzerinden bakıldığında farklı bir sonuca ulaşılmaktadır. Zira elde edilen kazancın niteliği ve ekonomik değeri aynı olduğu sürece, mükelleflerin ikametgâhları veya yasal statüleri tek başına farklı vergilendirmeyi haklı kılan yeterli bir neden oluşturmamaktadır. Bu nedenle hukuksal statü farklılığının otomatik olarak vergisel farklılaştırmanın meşru gerekçesi olarak kabul edilmesi, mali güce göre vergilendirme ilkesinin uygulama alanını önemli ölçüde daraltmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 10. maddesi kapsamında mükelleflerin aynı hukuksal durumda bulunup bulunmadığını değerlendirirken mali güç dışında kendi geliştirdiği bazı niteliksel ölçütleri esas almaktadır. Gelir türü, kurum yapısı, faaliyet alanı veya mükellefiyet statüsü gibi unsurlar bu kapsamda öne çıkmaktadır. Ancak hukukun genel ilkelerinden biri olan lex specialis derogat legi generali ilkesi uyarınca, aynı konuyu düzenleyen özel bir hükmün varlığı halinde genel hükme başvurulmaması gerekmektedir. Doktrinde Leyla Ateş de benzer şekilde, Anayasa’nın 73. maddesinde mali güç ilkesinin özel bir anayasal ölçüt olarak düzenlenmiş olmasının yasa koyucu bakımından bağlayıcı sonuçlar doğurduğunu belirtmektedir. Ateş’e göre yasa koyucu, vergilendirmeye ilişkin bir düzenleme yaparken mali güç esasına uygun hareket etmek zorundadır. Bu ilkeye aykırı olarak yapılan düzenlemeler ise, yalnızca eşitlik ilkesini değil, aynı zamanda Anayasa’nın 73. maddesinde düzenlenen vergi ödevi ilkesini de ihlal etmektedir. Dolayısıyla mali güç ilkesine riayet edilmemesi, düzenlemenin konu unsuru bakımından anayasal denetime takılmasını gerektirmektedir.

Anayasa Mahkemesinin bu yaklaşımı, doktrinde özellikle Nihal Saban tarafından “siyaset söyleminin hukuksal söyleme dönüştürülmesi” açısından da eleştirilmektedir. Bu eleştirinin temelinde, Mahkemenin kamu yararı, ekonomik istikrar, deprem sonrası finansman ihtiyacı veya yatırım ortamının desteklenmesi gibi siyasal gerekçeleri doğrudan anayasal meşruiyet unsuru olarak kabul etmesi yatmaktadır. Bu durumda mali güç ilkesi ikinci planda kalmakta, vergisel farklılaştırmalar ise hukuksal durum kavramı üzerinden gerekçelendirilmektedir. Sonuç olarak anayasal denetim, vergi hukukuna özgü niceliksel bir ölçüt olan mali güç ilkesinden uzaklaşarak daha çok biçimsel bir eşitlik denetimine dönüşmektedir.

Nuray Aşçı Akıncı’nın aktardığı “Haklı Neden Öğretisi” (Rule of Reason) açısından da mevcut yaklaşım tartışmalıdır. Bu öğretiye göre bir düzenlemenin anayasal bakımdan meşru kabul edilebilmesi için yalnızca kamu yararına yönelik bir amacının bulunması yeterli değildir; aynı zamanda seçilen aracın ulaşılmak istenen amaçla orantılı olması da gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, ekonomik istikrarın sağlanması veya deprem sonrası finansman ihtiyacının karşılanması gibi meşru amaçların varlığı, mali güç ilkesinin tamamen göz ardı edilmesini haklı kılamaz. Vergisel farklılaştırmaların, anayasal vergilendirme ilkelerini etkisiz hale getirmeden uygulanması gerekmektedir.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesinin mali güç ilkesini hukuksal statülerin gölgesinde bırakan yaklaşımı, vergisel eşitliği anayasal dayanağından uzaklaştırma riski taşımaktadır. Kanaatimizce vergilendirmede eşitliğin gerçek ve işlevsel uygulama aracı mali güç ilkesidir. Bu ölçütün denetim dışı bırakılması hâlinde anayasal denetim, ekonomik gerçekliklerden uzaklaşarak siyasal tercihleri biçimsel gerekçelerle meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşebilecektir. Bu nedenle vergisel eşitlik denetiminde Anayasa’nın 10. maddesi ile Anayasa’nın 73. maddesi birlikte değerlendirilmeli fakat vergi hukukuna özgü anayasal ölçüt olan mali güç ilkesi denetimin merkezinde yer almalıdır.

5. Sonuç

Vergide eşitlik ilkesi, Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen genel eşitlik ilkesi ile 73. maddesinde düzenlenen mali güce göre vergilendirme ilkesi arasındaki ilişkinin somut bir görünümünü oluşturmaktadır. Bununla birlikte mali güç, tek başına bağımsız bir ilke olmaktan ziyade vergisel eşitliğin belirlenmesinde kullanılan anayasal bir ölçüt niteliği taşımaktadır. Bu nedenle vergisel eşitlik denetimi, ancak genel eşitlik ilkesi ile mali güç ilkesinin birlikte değerlendirilmesi suretiyle anlam kazanmaktadır.

Çalışma kapsamında incelenen Anayasa Mahkemesi kararları, Mahkemenin mutlak eşitlik anlayışını benimsemediğini ve kamu yararı, ekonomik gereklilikler veya sosyal amaçlar doğrultusunda yapılan bazı vergisel farklılaştırmaları anayasal bakımdan meşru kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda vergi afları, net aktif vergisi, motorlu taşıtlar vergisi ve olağanüstü dönemlerde getirilen bazı vergisel düzenlemeler bakımından her farklılaştırmanın tek başına eşitlik ilkesinin ihlali sonucunu doğurmadığı görülmektedir.

Bununla birlikte çalışmanın temel tespiti, Anayasa Mahkemesinin vergisel eşitlik denetimini çoğu zaman Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen genel eşitlik ilkesi çerçevesinde yürüttüğü ve Anayasa’nın 73. maddesinde yer alan mali güç ilkesini ikincil planda değerlendirmesi hakkındadır. Mahkemenin sıklıkla başvurduğu hukuksal durum ölçütü; mükellefiyet statüsü, kurum yapısı, faaliyet alanı veya vergi dairesi kayıt yeri gibi unsurları esas almakta ancak bu unsurların mali güçle olan bağlantısı her zaman yeterli ölçüde incelenmemektedir.

Oysa vergilendirme alanında hukuksal durumun aynılığını belirleyen temel ölçüt mali güçtür. Bu nedenle aynı mali güce sahip olanların aynı, farklı mali güce sahip olanların ise farklı vergisel yükümlülüklere tabi tutulması gerekmektedir. Başka bir ifadeyle mükelleflerin hukuksal statüleri değil, ekonomik kapasiteleri anayasal denetimin merkezinde yer almalıdır. Aynı ekonomik kapasiteye sahip mükelleflerin yalnızca hukuksal statüleri nedeniyle farklı vergisel sonuçlarla karşılaşmaları, mali güce göre vergilendirme ilkesinin işlevini zayıflatabilmektedir.

Bunun yanında Anayasa Mahkemesinin benimsediği haklı neden yaklaşımının da belirli sınırlar içerisinde uygulanması gerekmektedir. Nitekim aynı durumdaki mükelleflerin farklı veya farklı durumdaki mükelleflerin aynı şekilde vergilendirilebilmesi için ileri sürülen gerekçelerin makul, adil, amaçla bağlantılı ve anlaşılabilir olması zorunludur. Kamu yararı, ekonomik istikrar veya olağanüstü dönemlerin finansman ihtiyacı gibi gerekçeler mali güç ilkesini tamamen etkisiz hale getirecek şekilde yorumlanmamalıdır.

Kanaatimizce vergisel eşitliğin gerçek ve işlevsel uygulama aracı mali güç ilkesidir. Bu nedenle vergisel eşitlik denetiminde Anayasa’nın 10. maddesi yardımcı ve tamamlayıcı bir işlev görebilirse de vergi hukukuna özgü özel anayasal düzenleme niteliğindeki Anayasa’nın 73. maddesinin önüne geçirilmemelidir. Nitekim lex specialis derogat legi generali ilkesi uyarınca aynı konuyu düzenleyen özel bir hükmün varlığı halinde öncelikle bu hükmün uygulanması gerekmektedir. Aksi halde anayasal denetim, ekonomik gerçekliklerden uzaklaşarak hukuksal statülere dayalı biçimsel bir eşitlik anlayışına indirgenme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Kaynakça

Kitaplar

KALYON, Arzu, Vergi Hukukunda Ayrımcılık Yasağı, 1. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2025.

SABAN, Nihal, Vergi Hukuku, 11. Baskı, Beta Yayınları, İstanbul, 2021.

ÖNCEL, Mualla / KUMRULU, Ahmet / ÇAĞAN, Nami, Vergi Hukuku, 2. Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1993; ÖNCEL, Mualla / KUMRULU, Ahmet / ÇAĞAN, Nami / GÖKER, Cenker, Vergi Hukuku, 31. Baskı, Turhan Kitabevi, Ankara, 2022.

Doktora Tezleri

ATEŞ, Leyla, Vergilendirmede Eşitlik, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Maliye Anabilim Dalı Mali Hukuk Bilim Dalı, Doktora Tezi, İstanbul, 2006.

Makaleler

AŞÇI AKINCI, Nuray, “Avrupa Birliği Adalet Divanı Kararlarında Haklı Neden Öğretisi”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, C. 17, S. 3-4, 2011, ss. 59-81.

ALTAY, Özcan, “Vergi Hukukunda Uzlaşmanın Vergide Eşitlik İlkesi Bağlamında Anayasa’ya Uygunluğu”, Anayasa Yargısı, C. 38, S. 1, 2021, ss. 285-316.

SABAN, Nihal, “Vergi Suçlarında Affı Anayasa ile Sorunsallaştırmak”, Anayasa Yargısı, C. 17, S. 1, 2001, ss. 451-475.

KUMRULU, Ahmet G., “Vergi Hukukunun Birkısım Anayasal Temelleri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 36, S. 1, 1979, ss. 147-162.

KARAKOÇ, Yusuf, “Anayasal Vergilendirme İlkeleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 15, Özel Sayı, 2013, ss. 1259-1308.

AYM Kararları

Anayasa Mahkemesi Kararı, E. 2024/136, K. 2025/108, T. 7/5/2025.

Anayasa Mahkemesi Kararı, E. 2010/118, K. 2011/170, T. 22/12/2011.

Anayasa Mahkemesi Kararı, E. 2006/119, K. 2009/145, T. 15/10/2009.

Anayasa Mahkemesi Kararı, E. 1994/91, K. 1995/34, T. 18/07/1995.

Anayasa Mahkemesi Kararı, E. 1986/5, K. 1987/7, T. 19/03/1987.

Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı, Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş., B. No: 2015/6728, T. 1/2/2018.

İnternet Kaynakları

turcademy.com

dergipark.org.tr

www.anayasa.gov.tr

Dipnotlar

  1. ATEŞ, Leyla, Vergilendirmede Eşitlik, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Maliye Anabilim Dalı Mali Hukuk Bilim Dalı, Yayımlanmış Doktora Tezi, İstanbul, 2006, s. 90.

  2. ATEŞ, s. 93.

  3. ALTAY, Özcan, “Vergi Hukukunda Uzlaşmanın Vergide Eşitlik İlkesi Bağlamında Anayasa’ya Uygunluğu”, Anayasa Yargısı, C. 38, S. 1, 2021, (ss. 285-316), s. 295.

  4. KUMRULU, Ahmet G., “Vergi Hukukunun Birkısım Anayasal Temelleri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 36, S. 1, 1979, (ss. 147-162), s. 156.

  5. KALYON, Arzu, Vergi Hukukunda Ayrımcılık Yasağı, 1. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2025, s. 25.

  6. ATEŞ, s. 103.

  7. ALTAY, s. 297.

  8. ATEŞ, s. 108-109.

  9. ALTAY, s. 298.

  10. ATEŞ, s. 109.

  11. ATEŞ, s. 110-111.

  12. ATEŞ, s. 7.

  13. KARAKOÇ, Yusuf, “Anayasal Vergilendirme İlkeleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 15, Özel Sayı, 2013, (ss. 1259-1308), s. 1263.

  14. ATEŞ, s. 7.

  15. KARAKOÇ, s. 1285.

  16. ÖNCEL, s. 41.

  17. ÖNCEL, s. 53.

  18. KARAKOÇ, s. 1285-1286.

  19. ATEŞ, s. 78.

  20. ÖNCEL, s. 56.

  21. ATEŞ, s. 165.

  22. Kurumlar Vergisi Kanunu - Muafiyetler m.4 - (k) hükmü uyarınca; ana sözleşmelerinde sermaye üzerinden kazanç dağıtılmaması, yönetim kurulu başkan ve üyelerine kazanç üzerinden pay verilmemesi, yedek akçelerin ortaklara dağıtılmaması ve sadece ortaklarla iş görülmesine ilişkin hükümler bulunup bu hükümlere fiilen uyan kooperatifler muafiyet kapsamındadır.

  23. KARAKOÇ, s. 1281.

  24. ATEŞ, s. 107.

  25. Anayasa Mahkemesi, Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş., BN 2015/6728, 1.2.2018.

  26. KALYON, s. 66.

  27. ALTAY, s. 308.

  28. Anayasa Mahkemesi, 19.3.1987, E. 1986/5, K. 1987/7.

  29. SABAN, Nihal, “Vergi Suçlarında Affı Anayasa ile Sorunsallaştırmak”, Anayasa Yargısı, C. 17, S. 1, 2001, (ss. 451-475), s. 465.

  30. ATEŞ, s. 109-110.

  31. SABAN, Vergi Suçlarında Affı Anayasa ile Sorunsallaştırmak, s. 462.

  32. SABAN, Vergi Suçlarında Affı Anayasa ile Sorunsallaştırmak, s. 467.

  33. SABAN, Vergi Suçlarında Affı Anayasa ile Sorunsallaştırmak, s. 454.

  34. SABAN, Vergi Suçlarında Affı Anayasa ile Sorunsallaştırmak, s. 470.

  35. SABAN, Vergi Suçlarında Affı Anayasa ile Sorunsallaştırmak, s. 469.

  36. AYM, E.1994/91, K.1995/34, 18/07/1995.

  37. ALTAY, s. 298.

  38. TBMM 648 no’lu Komisyon Raporu, D. 19, Y. 3, https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d19/c058/tbmm19058092ss0648.pdf (Erişim Tarihi: 6/6/2021).

  39. ALTAY, s. 298-299.

  40. SABAN, Nihal, Vergi Hukuku, 11. Baskı, Beta Yayınları, İstanbul, 2021, s. 47.

  41. SABAN, Vergi Hukuku, s. 49.

  42. ALTAY, s. 298-299.

  43. AYM, E.2006/119, K.2009/145, 15/10/2009.

  44. 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nda tam mükellefiyet için “ikamet” ve “uyrukluk” ölçütü esas alınmış; Türkiye’de yerleşmiş olmayan gerçek kişiler ise dar mükellef olarak tanımlanmış ve bunlar sadece Türkiye’de elde ettikleri kazanç ve irat üzerinden vergi ödemekle yükümlü tutulmuştur.

  45. ALTAY, s. 300.

  46. AYM, E.2010/118, K.2011/170, 22/12/2011.

  47. ALTAY, s. 301.

  48. ALTAY, s. 301.

  49. AYM, 7/5/2025, E: 2024/136, K: 2025/108.

  50. AYM, 7/5/2025, E: 2024/136, K: 2025/108: “Bu yönüyle ek vergi muafiyetinden yararlanma açısından depremden etkilenen bölgede mükellefiyet kaydının bulunması şeklinde belirlenen ölçütün makul ve nesnel olmadığı söylenemez.”

  51. SABAN, Vergi Hukuku, s. 48.

  52. ATEŞ, s. 3-4.

  53. ATEŞ, s. 194.

  54. AŞÇI AKINCI, Nuray, “Avrupa Birliği Adalet Divanı Kararlarında Haklı Neden Öğretisi”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, C. 17, S. 3-4, 2011, (ss. 59-81), s. 63-64.

  55. SABAN, Vergi Hukuku, s. 47.

  56. SABAN, Vergi Hukuku, s. 48.

  57. AYM, 7/5/2025, E: 2024/136, K: 2025/108.

  58. ATEŞ, s. 94.

  59. ALTAY, s. 300.

  60. ATEŞ, s. 194.

  61. SABAN, Vergi Hukuku, s. 49.

  62. AKINCI, s. 68.